16 Mart 2014 Pazar

12 Mart 2014

Bizim zamanımızda babaların 532’li olurdu telefon numarası. 532’yi duyduğumda “Hımm, demek ki ‘baba’ bu adam da,” derdim.
Annelerinki 533’le de başlayabilirdi, çünkü onlar anneydi ve babalar kadar telefona ihtiyaçları yoktu. Ayrıca, zaten gün içinde birçok kez teyzelerle konuştukları ev telefonları onlarında. Telefon faturası çok geldiğinde babalar annelere kızardı.
Bizim zamanımızda biz arkadaşlarımızın ev telefonu numaralarını bilirdik. Başlarda “… ile görüşebilir miyim?” diye başlayan telefon görüşmeleri, arkadaşımızın annesini tanıdıkça “Merhaba … teyze, nasılsın?”a dönerdi.
Okulda saatlerce birlikte olduğun arkadaşını eve geldiğinde de arayıp annenden azar işitmen kaçınılmazdı. “Zaten şimdi onunla değil miydin? Ne olmuş olabilir ki bu kadar kısa zamanda?” diyen annene “Ödev soruyorum anneee!” diye cevap verirdin.
Sonra eve alınan telsiz telefon, çaktırmadan odana gidip konuşma rahatlığı sunmuştu bize. Tabii, gelen faturaların sorumluluğu da anneyle paylaşılır olmuştu baba karşısında.
Hâlâ unutmadığım, günde defalarca kez aradığım için olmalı, numaralar var aklımda ve söylenmesi gereken “… teyze” ile başlayan cümleler.
Faturalara rağmen (ben ödemediğim için de böyle konuşuyor olabilirim) çok çok daha güzel değil miydi o zaman bizim arkadaşlıklarımız? İletişime dair daha gerçekçi bir şeyler yapmıyor muyduk?
Sonuç olarak, şimdi baktığımızda, baktığımda yani, kardeşime mesela, iletişimin şekli değişti, biz de.
Tabii ki bir yaşlı teyze edasıyla söylemiyorum bunları. Neden mi yazdım öyleyse?
Yatağımda uzanıyordum, annemi aradım. Telefonu kapattıktan sonra az önce yazdığım cümle geldi aklıma:
“Bizim zamanımızda babaların 532’li olurdu telefon numarası.”


25 Şubat 2014 Salı

25 Şubat 2014

Sevgili öğretmenim, ki o kendini çok çok iyi biliyor, dedi ki bana:
“O kadar iyisin ki, gerçek olamayacak kadar!”
O geceden beri düşünüyorum. “Yaşadıklarım gerçek değil miydi?” diye sordum kendime. “Mükemmellikle” tanımladığım iki haftam gerçek değil miydi? Gördüklerim, duyduklarım, konuştuklarım, hissettiklerim, dokunduklarım… Hiç biri gerçek değil miydi?
Hayatta iyi olan şeyler gerçek değil midir? İyi geçirdiğimizi düşündüğümüz günler sadece bir düşünceden mi ibaret? Peki düşüncelerimiz de mi gerçek değil? İyilik ve gerçeklik asla yan yana gelemeyen yağmur damlaları gibi mi?
Sorular… Düşünüyorum işte yine, sorular soruyorum yalnızca. Cevaplarını bulamadığım sorular.
Gerçek değil miydi?
Ben de mi gerçek değilim?
Sen de mi gerçek değilsin?
Sana dokunmak da mı gerçek değil?
Aynalara dönüyorum yine…
Yansımalarımızda mı yaşadık sadece yoksa?
Uzun koridordan geçerken kaybolduk belki de aynanın içinde.

Tutup elimi çıkar bizi oradan, gerçekliğe… Mutlu gerçekliğe… Yağmur damlaları değsin birbirine. 

17 Şubat 2014 Pazartesi

17 Şubat 2014

Senin anlayabileceğin cümleler olsun bu akşam kalemimden dökülenler…
“Bitti!” dedim evet, ama “Hayır, bitmedi!”
“Git!” dedim sana, ama “Gitme!”
“Bu sondu!” dedim sana, ama “Hayır, değil!”
İstemiyorum. Yapamıyorum da. Yapamam. Söyledim de. Çok zor.
“Seni seviyorum!” dedim, evet çünkü “Seviyorum, çok!”

¿Me llamas? Porque te necesito.

26 Ocak 2014 Pazar

26 Ocak 2014

Büyümeyi sevmedim ben. Küçükken ağrıyan dizlerim geri gelsin istiyorum. Tek derdim istediğim oyuncağı aldırmak olsun. Yakamın düğmesi kopsun. Ama büyümeyeyim. Olmaz mı?
Hayatımın önemli noktaları bir sınıfı bitirip diğerine başlamak olsun. Kardeşim yok diye ağlayayım sadece. Karar vereceğim hangi dondurmadan istediğim olsun. Ama büyümeyeyim. Olmaz mı?
Hiçbir dili bilmeyeyim. Anlamayayım. Hatta büyükler konuşurken bana “Sen küçüksün, anlamazsın,” desinler. Anlamayayım.

Sevmek… Sadece annem ve babam olsun kalbimde. Arkadaşlarım. Hoşuma giden mavi gözlü çocuk, sonra yeşil gözlü. Sadece yan yana oturduk diye sevineyim. Üzülmek uzak olsun.
Başım ağrımasın mesela. Gece uykum geldiği için gideyim yatağa. Ya da annem “Hadi, uyu artık,” dediği için. Güzel rüyalar göreyim. Sırf düşünmemek için uyumaya çalışmak çok zormuş be.
Kafanı yastığa koyduğunda, gözlerini kapadığında gözünün önüne gelen görüntüler renkli değil artık hiç. Düşündüklerinle dolup taşan bir beyin. Patlamak istiyor. “Ya düşünmeyi bırak ya da beni bırak ki patlayayım,” diyor. “Yoksa daha fazla taşıyamayacağım birbirinden farklı dertlerini.”

Büyümeyi sevmedim ben. Ya küçüklüğüme geri döneyim ya da… Böyle çok zor.

15 Ocak 2014 Çarşamba

15 Ocak 2014

Yağmurlu bir günde sevdik birbirimizi
İlk kez yağmurlu bir günde buluştu dudaklarımız
İlk kez yağmurlu bir günde tuttun elimi
Bedenlerimiz yağmurlu bir günde birleşti ilk kez,
Bundandır belki yağmurun bana seni hatırlatması

Bir şarkıyla başladı hikayemiz
Şarkıyla devam etti
Denizin çekildiği gibi çektin beni içine sen de
Medcezir dedik
Medcezir dinledik birbirine kenetlenmiş sen ve ben olarak, biz olarak

Ay oldun
Çekildim
Çekildim
Çekildim
Dönemedim kendime

Dönemiyorum
Kaç yıl geçti bilmem
Ama çok

Nedendir bilmem
Özledim
Ama çok



8 Ocak 2014 Çarşamba

8 Ocak 2014

Bir yıl...

“Sana ulaşmak için bekliyorum hâlâ.
Yeni bir yıl.
Yazmadım.
Bu akşamı bekledim.
Peki yarın akşam?
Saat 22.58 şimdi.
Yarın akşam bu saatlerde olacak mısın yanımda?” (08.01.2013)

Bir yıl… Aynı Dilara var şimdi karşımda. İçindeki korkusu, heyecanı, merakı hepsi aynı, okudu bir yıl önce yazdıklarını. Aynı şarkı çalıyor, defalarca defalarca tekrarlıyor aynı sözleri. Defalarca defalarca dinliyor Dilara o sözleri. Her bir sözle gidiyor 178 no’lu apartmanın beşinci katına. Seni görüyor. Aynadaki yansımayı hatırlıyor. Aynalardaki yansımaları.

Bir yıl sonra, yine aynı şarkı çalıyor. Bugün görmek istemezdim aslında seni. Yarın göreceğim. Vücudumun her tarafı titreyerek bekleyeceğim seni. Kapı her açıldığında bakacağım. Bekleyeceğim. Çok özledim çünkü. Çok.

Bir yıl sonra, yine aynı Dilara’yım ben. Seni seven, sevmekten yorulmayan Dilara. Her şeyimle karşındayım. Yanında. Yanımdasın. Ellerim soğuk yine. Kalbim sıcak, biliyorum. Hiç üşümedi. Sana deli gibi kızıp ağlarken bile, üşümedi. Çünkü sen, yanımdaydın. Hep. Yanımda olacaksın. Her şeye rağmen.

İyi ki buradasın. Benimlesin. Benim. İyi ki seninleyim. Senin.

Yarın seni bekleyeceğim. 


26 Kasım 2013 Salı

26 Kasım 2013

178 numaralı apartmanın aynaları

Dokuzuncu kattaydı. Karşısına sıra sıra dizilmiş adalar. Hava soğuk. Gri. Yağmur yağıyordu. Camdaki yansımasına takılıyordu gözü ara ara. Bakaduruyordu. Boynunu inceliyordu. Bir taşı düşmüş kolyesindeydi gözleri. Sahi, ne zaman yaptıracaktı kolyeyi? Boynundan omuzlarına doğru uzanan kıvrımlara kaydı gözleri, omuzlarına. Bir ara derince bir nefes aldı. Nefes alıp verişiyle inip çıkan göğsünü takip etti sonra. Nefes aldı verdi, aldı verdi. Göğüslerine baktı. Sütyenini düşündü. Siyah. Beyaz tenindeki siyah sütyen. Sütyenini çıkardığını gördü bir an. Göğüs uçlarını. Üşümüştü. Beline doğru kaydı gözleri sonra. Bel kıvrımlarına baktı. Çok da sevmediği kıçına. Uzun bacaklarına. Ayak parmaklarına. Derince bir nefes aldı yine. Camdaki yansımasına baktı sonra. Aynaları hatırladı. 178 numaralı apartmanın sol tarafındaki asansörünün aynasını önce. Heyecanlıydı. Beşinci kattaki dairenin uzun koridorundaki aynaya baktı sonra. Ne yapıyordu? Sabah oldu o evde. Banyodaki aynaya baktı. Çıplak. Yüzünü inceledi. Gözlerini. Yamuk burnunu. Kızarmış yanaklarını. Gülümsedi. 

Dokuzuncu kata döndü şimdi. Karşısına sıra sıra dizilmiş adalar. Hava soğuk. Gri. Yağmur yağıyor. Kış mevsimini sevmez o, yaz gelsin.